En Yeniler
Yükleniyor...
Genel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uyurken beynimizde oluşan imgeler hep ilgi çekmiş, bilimsel veya bilim dışı pek çok olguyla ilişkilendirilmiştir. İşte meraklısı için rüyalar hakkında 15 bilimsel gerçek..

Bilim adamlarının yaptıkları araştırmalar sonucu bazıları rüyaların saniyeler içersinde sona erdiğini bazılarıda saatlerce devam ettiğini söylemiştir. Dr. B. Klein isimli bir Amerikalı bilim adamı tartışmaların gölgesinden araştırmalarına devam etti. Araştırmasına gönüllü olarak katılan deneklerini hipnoz ederek uyuttu ve bir süre sonra uyandırıp gördükleri rüyayı ya da rüyaları anlatmalarını istedi. Sonuç olarak insanların anlattıkları rüyalara göre rüya süresinin 20 saniyeyi geçmediğini tespit etmiştir.
  • Araştırmanın ilginç tarafı uyandırdığı deneklerinin 3 ila 5 saniye süren rüyalarını saatlerce anlatabileceklerini görmüştür. 
Rüyalarımızın %90'ını unuturuz:
Uyandıktan sonraki 5 dakika içinde gece gördüğümüz rüyaların %50'sini unutuyoruz. 10 dakika içindeyse %90'ını!

Kadınlar ve erkekler farklı şekillerde rüya görür:
Erkekler daha çok erkekler hakkında rüya görür. Yani bir erkeğin rüyasında gördüğü kişilerin %70'ini erkekler oluşturur. Kadınlarda ise bu oran eşittir. Erkekler daha agresif rüyalar görürken kadınların rüyaları daha sakindir.

Bir gecede maksimum 7 rüya görebilirsiniz:
Ortalama bir gecede göreceğiniz rüya sayısı 4 ile 7 arasında değişir. Ve her gece bir veya iki saat arası süreyle rüya görürüz.

Horluyorsanız rüya görmezsiniz:
Bilimsel olarak kanıtlanamasa da, yapılan araştırmalarda horlayan insanların daha az sayıda, daha kısa ve genellikle unutulan rüyalar gördüğü sonucuna varmış.
  • Özellikle görme yeteneği ile doğup sonradan bu yeteneği kaybedenler aynı görebilen insanlar gibi rüya görür. Ancak doğuştan görme engelli olanlar imaj içeren rüyalar göremezler. Onların rüyaları ses, koku ve his üzerine kuruludur ve en az görenlerinki kadar çarpıcıdır.
  • Rüya görmediğini düşünen insanlar, aslında rüyalarını çok çabuk unutanlardır.

Hayvanlar da rüya görür:
Bir çok hayvan üzerinde yapılan araştırmalar, hayvanların da insanlar gibi uykularında rüya gördüklerini ortaya koymuştur. Bir köpeği uyurken izlerseniz, birini takip eder gibi ayaklarını ve ya patilerini oynattığını görebilirsiniz.

Rüyalar semboliktir:
Bir konu üzerine gördüğünüz rüya tam olarakta o konu hakkında değildir. Rüyaların derin sembolik bir dili vardır. Uyku halindeki bilinçsiz akıl rüyanızı daha bilindik hale çevirmeye çalışır. Aklımız rüyadaki nesneleri daha bilindik sembollerle anlatmaya veya çözmeye çalışır.

Herkes rüyalarını renkli görmez:
Gözleri gören insanların yüzde 12'si rüyalarını siyah-beyaz görür, geri kalanlarsa renkli. 1915 ile 1950 yılları arasında yapılan araştırmalara göre rüyaların büyük çoğunluğu siyah-beyaz görülüyordu. Fakat sonuçlar 1960'lı yıllardan itibaren değişmeye başladı. Günümüzde 25 yaşın altındaki insanların sadece yüzde 4.4'ü rüyalarını siyah beyaz görüyor. Son araştırmalar bu değişikliğin nedenini siyah-beyaz film ve televizyondan renkli görüntülere geçmemize bağlıyor.

Duygular:
Rüyalarda en çok hissedilen duygu endişedir. Negatif duygular pozitif duygulardan daha sık görülür.

Uyku felci:
Derin uykuya geçtiğimizde beynimizdeki bir sistem harekete geçer ve vücudumuzun hareket etmesini engeller. Bunu rüyalardaki hareketlerimizin fiziksel olarak gerçekleşmesini engellemek için vücudumuzun bir savunma mekanizması olarak düşünebiliriz. Vücudumuzdan salgılanan hormonlar bizi uykuya sevk eder ve sinirlerimiz omuriliğimize sinyal göndererek vücudumuzun rahatlamasını ve sonrasında bir nevi paralize olmasını sağlar.

Gelecekten haber veren rüyalar:
Yapılan araştırmalar insanların yüzde 18 ila yüzde 38'nin rüyalarında 'geleceğe ilişkin' veriler taşıyan imgeler gördüğünü, yüzde 70'ininse ‘'déja vu'’ yaşadığını gösteriyor. Rüyalarda geleceğin görülebileceğine inanan insanların oranıysa araştırmaya bağlı olarak yüzde 63 ile yüzde 98 arasında değişiyor.

Rüyanın gerçek hayatla birleşmesi:
Zihnimiz, bedenimizin o sırada gerçekten duyduğu ya da hissettiği şeyleri rüyalarımızla birleştirebilir. Örneğin rüyamızda kendimizi bir konserde müzik dinlerken görüyoruzdur, ancak o sırada radyoda bir müzik çalıyor olabilir.

Rüyada orgazm olabilirsiniz:
Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki fiziksel olarak hiç bir aktiviteniz olmasa bile rüyanızda gerçek yaşamda olduğu gibi orgazm olabilirsiniz.

Soğan Doğrarken Neden Ağlarız?


Soğanın anavatanının Güneydoğu Asya olduğu sanılıyor. Günümüzde ise dünyanın her yerinde, özellikle sıcak iklim kuşaklarında yetiştirilmekte ve tüketilmektedir. Soğanın tarihi o kadar eskiye gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de önce Çin, Hindistan ve Orta doğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.

Soğan yemeklerimize lezzet katar ama doğrarken de bir o kadar bizimle oyun oynar gibidir. Kolay ağlayamayanların bile soğan doğrarken gözyaşlarının birdenbire boşalı verdiğine çok şahit olmuşuzdur. Peki, soğan neden gözleri yaşartır hiç düşündünüz mü?

Soğan doğrarken niçin gözümüz yaşarırSoğanı doğrarken aslında onu oluşturan hücreleri de parçalamış oluruz. Soğan hücreleri allinazlar ve sülfidler olarak iki bölümden oluşur. Allinazlar, sülfidleri parçalayarak sülfenik aside dönüştürür. Kararsız bir yapıya sahip olan sülfürik asit kısa sürede uçucu bir kükürt bileşiğine dönüşür. Havada hızla yayılan bu gazı aslında soğan kokusu olarak algılarız. Yine bu gaz, gözümüze ulaştığında onu yakan bir aside dönüşür. Yani, gözümüzü yakan bu gazın kendisi değil, onun göz yaşımızla tepkimeye girmesi sonucu ortaya çıkan sülfürik asittir. Gözümüzü nemli tutan bu gözyaşı sıvısında oluşan küçük miktardaki sülfirik asit, çok duyarlı olan göz sinirlerini uyarır.

Sülfürik asit gözü tahriş eden, zararlı bir madde olduğundan, gözümüzdeki sinirlerin aldığı uyarıların tetiklemesiyle, gözyaşı bezleri daha fazla gözyaşı salgılayarak yabancı maddeleri uzaklaştırmaya çalışır. Aslında gözümüzü yıkayarak temizler! Göze kaçan yabancı maddelerin uzaklaştırılmasında da, gözümüzün bu kadar duyarlı olmasının önemi çok büyüktür.  Gözümüze toz gibi yabancı maddeler kaçtığında da benzer tepkiler olur.

Soğan Doğrarken Göz Yaşarmaması için Ne Yapılmalı ?

Soğan kesilmeden önce ıslatılmalıdır. Mümkünse suyun altında doğranmalıdır. Bu şekilde soğan içindeki göz yaşarmasına sebep olan maddelerin hava ile teması en aza indirilmiş olur. Ayrıca bahsedilen maddeler soğan cücüğünde daha fazla olduğundan dolayı öneriler, soğanın tepesinden doğranmaya başlaması yönünde. En son cücüğü doğranmalı. SOğan doğranmaya başlamadan yarım saat önce buzdolabında dinlendirilirse de göz yaşarmasına engel olabilir. Çünkü bu etken maddelerin miktarı azalır. Deniz gözlüğü, lens vb. kullanmak da gözün bu maddelerle etkileşimini engellediği için etkili çözümlerdir.
Yetişkin bir insanda 28 adet diş bulunur. Bunlar zamanla yirmi yaş dişleri çıkınca 32’ye tamamlanır.

İnsan ağzında 5 farklı şekilde diş yer almaktadır. Bu 5 dişin de sindirim sistemi için farklı farklı görevleri vardır ve sindirim sistemi için ilk adım dişlerde başlamaktadır.

Kesici Dişler 

Alt ve üst çenede ön tarafta bulunur . Bunlara kesici dişler denir. Hem alt hem üst çenede de  dörder tane bulunur. Bu dişler yiyecekleri ısırmaya ve koparmaya yararlar.
ağzımızda kaç çeşit diş vardır

Köpek Dişleri  (Kaninler)

Bu dişler kesici dişlerden sonra gelir. Üst çenede  2 alt çenede  2 tane olmak üzere 4 tanedir. Uçları sivridir. Yiyecekleri koparmaya yarar.

Azı Dişleri

Köpek dişlerinin arka tarafında bulunurlar.  Her bir çenede 10 tane  bulunur  ve her yarısında iki küçük azı , 3 de büyük azı vardır. Yani toplam 20 tanedir. Yiyecekleri küçük parçalar haline getirmeye ufalayıp öğütmeye yararlar.

  • Küçük azı dişlerinin iki adet tümsekçiği vardır.
  • Büyük azıların ise üst çenede ve alt çenede farklı yapılardadırlar. Üst çenede bulunanlar dört adet tümseğe sahipken alt çenede bulunanlar beş adet tümseğe sahiptir.  Bu tüsmsekçiklere bilimsel olarak “tüberkül” denir .

Süt Dişleri

Normal ana dişler çıkmadan önce bulunan dişerdir.20 tanedir ve 6 aylıkken çıkmaya başlar. 3 yaşında süt dişlerin çıkması tamamlanır. 5 yaşında ise normal ana dişler süt dişlerinin yerini almaya başlar. 13 yaşında diş çıkma süreci tamamlanır.

Akıl Dişleri (Yirmi yaş Dişleri)

Üçüncü Büyük Azılar olan yirmilik dişler yaklaşık 20 yaş dolaylarında çıkarlar. Bazı insanlarda hiç çıkmamakla birlikte kimilerinde çıksa dahi zayıf kökte olduklarından dolayı hemen çekilmeleri gerekir. bir insanda 28 adet diş bulunur.  Bunlar zamanla yirmi yaş dişleri çıkınca  32’ye tamamlanır.

İstiklal Marşının 10 Kıtası Anlamı ve Kısa Özeti

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak

Şair, burada milletine seslenerek, ona, korkmamasını, sadece Türk milletinin daima parlayan yıldızı olan bayrağın, yurdumuzun üstünde son ocak tütünceye kadar dalgalanacağını söylemektedir

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl!
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Bu kıt’ada, şâir, gayet hiddetli bir şekilde, aynı zamanda da yalvararak, bayrağa sesleniyor Ey nazlı hilâl, Hakk’a tapan, istiklali İçin hiçbir milletin dökmediği kadar kanını dökmüş bulunan, bu “kahraman ırkıma” suratını asma, şiddetli davranma, bir kere-cik de olsa gül…’ demektedir

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım

Şâir, kendi şahsında milletine seslendiği bu kıf ada, kendisinin (yani milletinin) çok büyük boyutlarda kükremiş bîr sel olduğunu, tarihin hiçbir döneminde, kendisine zincir vurulamadığını, bunu düşünmenin bile çılgınlık olduğunu; çünkü dağlan yırtacak, enginlerden taşacak, önüne çekilecek her türlü bendi çiğneyerek aşacak derecede bir yapıya ve özelliğe sahip olduğunu vurguluyor

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?

Şair, yine kendisine ve milletine sesleniyor ve diyor ki: O garbın topu, tüfeği, teknolojisi, çelik zırhları, bütün uçsuz bucaksız gökleri varsın sarmış bulunsun Ve batı, böyle bir güce sahip olduğu için, köpek gibi havlayıp dursun Korkma ve sakın aldanma, o, tüm bu ihtişamina rağmen, tek dişi kalmış, ömrünün son günlerini yaşayan yaşlı bir canavardan başka bir şey değildir Ve o, benim iman dolu savunma gücüne sahip olan milletimle başa çıkamaz

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın

Şâir, milletine sesleniyor: Arkadaş, yurduma karşı yapılan bu alçakça, namussuzca, şerefsizce saldırıya karşı gövdeni siper et Sakın ha mücadeleden vazgeçme Hakk’ın sana vadettiği günler mutlaka gelecektir Belki yarın, belki yarından da yakın

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı

Milletine seslenmeye devam ediyor Bak diyor, bu topraklar var ya, bu topraklar, hani her gün üzerine bastığın, sıradan bir toprak değildir Bu topraklar altında, binlerce şehit kefensiz olarak yatmaktadır Sen ki, bu şehitlerin evladı olarak, sana dünyaları dahi verseler, bu cennet vatanından asla vazgeçmeyeceğini de sakın unutma

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Canı, cânânı, bütün varımı alsın da Hûda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda

Yine milletine sesleniyor: Vatanım, her karış toprağından şehit kanı fışkıran cennet gibi bir ülkedir Allah, benim canımı, sevdiklerimi, neyim var neyim yoksa hepsini alsın razıyım Yeter ki beni bu cennet vatanımdan ayrı düşürmesin

istiklal marşı anlamıRuhumun senden, ilâhi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli
Bu ezanlar -ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli

Mehmet Akif Ersoy, burada Allah’a sesleniyor Vatanımın camilerinde okunan ezanlar, bu milletin senin yolunda olduğunun en açık delilidir Ezanlar bunun şahididir Onun İçin, senin yolunda olan bir kulun olarak, Allah’ım, tüm ruhumla ve bedenimle senden şunu diliyorum: Bu mabetlere yabancı eli değmesin

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım
Her cerihamdan, ilâhi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım

İşte o zaman, yani mabedimin göğsüne yabana eli değmediği zaman, şayet, ölmüşsem ve mezarımın başında bir taşım varsa, o taş sana şükranla, huzurla dolu olarak bin kere secde eder Bu secde etme esnasında, Allah’ım, her yaramdan kanlı yaşlar boşanır Ve yine o zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar ve belki de başım arşa değer

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!

Bu son bölümde, şair artık söyleyeceğini söylemiş ve rahatlamıştır Bu rahatlığı, Allah’ına ve milletine olan inancından kaynaklanmaktadır Bu rahatlıkla, gayet emin bir şekilde, bayrağa seslenmekte ve dökülen bütün kanlarının helal olduğunu Türk Bayrağını ve Türk ırkını, sonsuza kadar, köleleştirmenin mümkün olamayacağını, çünkü ezelden beri hür yaşamış bayrağın ebediyette de hür olmayı zaten hak etmiş olduğunu ve yine Hakk’tan başka bir ilâhı olmayan Türk milletinin de bağımsızlığının en doğal hakkı olduğunu anlatmaktadır Bu şiir Türk edebiyatının şaheser şiirlerinin başında gelmektedir Genel anlamıyla istiklal marşımızda yok olmak üzere olan bir milletin yeniden ayaklanmasını anlatmaktadır

İngiliz Kalp Birliği ve King’s College London tarafından yapılan bir araştırma zeytinyağının, kan basıncını düşürmeyi nasıl başardığını ortaya koydu.




Araştırmada, zeytinyağı ve sebzenin birlikte tüketildiği 
zamanlarda tansiyonu düşüren nitro asidik yağ üretimi sağladığı ortaya çıktı. Akdeniz diyetinin sağlıklı oluşunun altında bu sebebin yattığı belirtildi.
Yağ açısından zengin olan Akdeniz beslenme tarzının vücuda zarar vermemesinin sebebi olarak beraberinde tüketilen yeşil sebze ve lifli gıdalar gösteriliyor. Nitrat açısından zengin ıspanak, kereviz ve havuç, zeytinyağının avokado, kabuklu yemiş gibi nitritlerle tüketildiği zaman kan basıncının düşmesi için midede uygun ortamı oluşturuyor.

Hapı geliştirilecek

Araştırmaya katılan Profesör Philip Eaton, “Çalışmamızın sonuçları saf zeytinyağı ve kabuklu yemiş tüketimi açısından zengin Akdeniz tipi beslenmenin yararlarını tekrar ortaya koydu. Bu tarz beslenerek; felç, kalp yetmezliği ve kalp krizi gibi kardiyovasküler rahatsızlıklara yakalanma riski düşürülebilir” dedi.

Çalışmaya katkı sağlayan bir Amerikan araştırmacı ise nitro asidik yağ içeren hap üretimi üzerinde çalıştığı belirtildi. 

Esnemek halk arasında uyku habercisi olarak bilinir. Karşınızda birinin esnediğini gördüğünüzde sizde esnemeye başlarsınız. Bilim insanları esnemenin, kişiler arasındaki yakınlık derecesine bağlı olarak karşıdakine geçebildiğini tespit etti. Yani 'Evet' esnemek bulaşıcı. Bu duruma "esnemeyi taklit etmek deniyor" ve empatik bir refleks olduğu söyleniyor. Esneyen birini gördüğümüzde beynimizdeki nöronlar aynı koşulları bire bir oluşturacak sinyalleri vermeye başlıyor. Bu sebeple bizde bunu ihtiyaç hissetmiş oluyoruz.

neden esnerizİtalya'daki Pisa üniversitesi bilim adamları tarafından yapılan araştırmada, esneyen kişiye yakınlık derecesi ne kadar ileriyse o esnediğinde karşısındakinin de esneme ihtimalinin o kadar yüksek olduğunu tespit etti.

Neden Esniyoruz ?

Aslında esnemenin ve fizyolojisinin ardından yatan gerçek hala tam olarak bilinmiyor. Önceleri esnemenin, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi olduğu sanılıyordu. Yapılan bir araştırma sonucunda, solunuma destek verdiği ancak onun önemli bir fonksiyonu olmadığı tespit edildi. Esneme kısa bir süre için kalp atışlarını hızlandırarak beyne daha fazla kan gitmesine neden oluyor. Doktorlar esnemenin kanın kimyasındaki dengesizliğe karşı bir tepki olabileceğini düşünüyorlar.Ancak deneyler, fazla karbondioksidin daha derin nefes almaya yardımcı olduğunu doğrularken, bu durumun bir esneme ile sonuçlanmadığını gösterdi.Aynı şekilde, havadaki oksijen yoğunluğunun artması da esnemeyi engelleyemiyor.
sinekBir çok insanın bildiği uzaya gönderilen ilk hayvan Laika isimli köpektir. Fakat bu yanlıştır.
Doğru cevap: Meyve sineği. Küçücük astronotlar bir miktar tahıl tohumuyla birlikte Amerikan V2 roketine bindirildi ve 1946 Temmuz’unda uzaya fırlatıldılar. Yüksek irtifada patlamanın radyasyon üzerine etkisini test etmeye alışkındılar.
doğru bilinen yanlışlarDünyanın etrafını dolaşan ilk insan kimdir?
Günümüzde doğru bilinen yanlışlardan en önemlilerinden biride dünyanın etrafını dolaşan kişidir. Bu kişi aslında Zenci Henry... 


Ferdinand Macellan dünyanın etrafındaki turunu asla tamamlayamadı. 1521’de Filipinler’de henüz turun yarısındayken öldürüldü.
Macellan 1511’de Portekiz’den çıkıp Hint Okyanusu’nu geçerek önce Uzakdoğu’yu ziyaret etti. Zenci Henry’yi 1511’de Malezya’daki bir köle pazarında buldu ve onu geldiği yoldan Lizbon’a götürdü.
1519’da çıkılan dünya turu girişimi de dahil olmak üzere bundan sonraki tüm yolculuklarında Zenci Henry, Macellan’ın yanında gitti. Bu yolculuk diğer yönden, yani Atlas Okyanusu’nu ve Büyük Okyanus’u geçerek gerçekleşti, bu yüzden 1521’de Uzakdoğu’ya vardıklarında Zenci Henry dünyanın etrafını tam olarak dolaşmış olan ilk insan oldu.
Zenci Henry birçok güneydoğu Asya ülkesinin milli kahramanıdır.

Ayların oluşumu Antik Roma dönemine dayanır. Ayların oluşumunu bir önceki konumuz Şubat Neden 28 Çeker konusunda belirtmiştim. Şimdi gelelim ayların isimlerine.


Günümüzde kullandığımız ayların isimleri nereden geliyor? Günümüzde kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık. Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini kullanmamamıza rağmen yine de Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve Eylül aylarının isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryanice, Kasım ayının ise Arapça. İşin daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.

ayların isimleri nereden geliyor

Ocak (January): Eski ismi Kanunnisa'dır. Kanun, Süryanice bir kelime olup ocak, fırın anlamına gelmektedir. Havalar iyice soğuyup ocaklar yakıldığı için bu ad verilmiştir. Eski Roma'daki ismi Januaris'dir. Janus, Roma mitolojisinde iki yüzü olan bir tanrıdır.

Şubat (February): Süryanicedir (şabat-şobat-şebat). Eski Roma'daki adı Februarius'tur. Februum arınma anlamına gelmektedir. Februa ise Romalıların günahlarına kefaret olarak kurban kestikleri arınma festivaline verilen isimdir. Februarius, Roma'da yılın son ayı olduğu için yeniden doğuş, zamanın başlangıcı gibi anlamlara gelmektedir.

Mart (March): Roma'da yılın ilk ayı olup adı Martius'tur. Savaş tanrısı Mars'tan ismini alır. Kış bastırınca ara verilen savaşlara bu ayda kaldığı yerden devam edilirdi. Savaş tanrısının adı bu yüzden bu ayın adı olmuştur.

Nisan (April): Süryaniceden, nisannus kelimesinden gelir. Yılın dördüncü ayı manasındadır. Roma'da Aprilius denir, aşk-güzellik tanrıçası Afrodit'in ayı olarak kabul edilirdi.

Mayıs (May): Roma mitolojisinde bahar-bereket tanrıçası olan Miai'den gelir. Bu ayda Miai için şenlikler düzenlenirmiş ve Miai'nin bayramı kutlanırmış.

Haziran (June): Süryanicede hazuran kökünden gelir ve sıcak anlamını taşır. Bu ay için sıcakların başladığı zaman anlamında kullanılmıştır. Roma'daki adı Junius olup, ayın adı yine bir tanrıça olan Juno'dan gelmiştir. Gençlik, genç anlamlarına gelir.

Temmuz (July): Eski Babil'de üreme ve bereket tanrıçası Tamuza'nın ayı olarak kabul edilir. Bu ayda tanrıça Tamuza için dam (Süryanicede kadın demektir) kökünden gelen Dumuzi adında festivaller düzenlenir. Roma'da Sezar, daha önceden de belirttiğimiz gibi, takvim oluşturulurken bu aya kendi ismini vermiş.

Ağustos (August): İmparator Octivivus'un ünvanı olan Augustus'tan gelir. Octivivus en görkemli icraatlarından biri olan İskenderiye'nin fethini bu ayda gerçekleştirince Sezar döneminde Sextilis (altıncı ay) olan bu ay Augustus'a çevrilmiştir.

Eylül (September): Süryanicede aylul (üzüm), yani "üzüm ayı" anlamına gelmektedir. Roma'daki adı September olup yedinci ay manasına gelir (septi-yedi). O zamanlar Mart, yılın ilk ayı olduğu için böyle denilmiştir.

Ekim (October): Eskiden Süryanice olan Teşrin-i evvel (ilk teşrin) adı verilirdi. Bu aya ekim yapılıp tarlalar sürüldüğü için Ekim adını verilmiştir. Roma'da October (sekizinci ay).

Kasım (November): Eskiden Süryanice olan Teşrin-i sani (son teşrin) denirmiş. Bu aya Arapça kökenli, ayıran-bölen anlamına gelen 'kasım' adını vermişiz. Nedeni ise eskiler, Kasım ayından itibaren 180 günlük süreler halinde Ruz-i Kasım ve Ruz-i Hızır diye yılı ikiye ayırırlarmış. Roma'da November'dır (dokuzuncu ay).

Aralık (December): Türkçe bir kelimedir. Eski yıl ile yeni arasında kaldığı için bu aya 'Aralık' adı verilmiştir. Roma'da December (onuncu ay).


Şubat doğumlu olmam dolayısıyla bu soruyu hep merak etmişimdir. Bir yılda koskoca 365 gün varken neden özellikle şubat 28 gün olarak belirlendi ? Aslında cevabı oldukça basitmiş, Antik Roma zamanında kendini büyük gören insanlar yüzünden 28 güne düşmüş şubat :) Fazla uzatmadan gelelim tarihçesine;



Ayların Oluşumu 


şubat ayiAyların oluşumu Antik Roma dönemine dayanır. O zamanlar bir yılın 365 gün 6 saat sürdüğü bilinmektedir. Bir yıl Venüs, Mars, Terminus (gençlik) ve Luventus (yaşlılık) diye dört aya bölünmüştür. Ancak Julius Sezar döneminde bir yıl içerisindeki bu ayrım yetersiz görülür. Julius Caesar takvimde oluşan karışıklıkların çözülmesini isteyerek Mısırlı astronomi bilimcisi olan Sosigenes’a emir vermiştir. Sosigenes uzun çalışmalar sonucu şöyle bir çözüm üretir:

Sosigenes: Her yılın 365 gün çekeceğini, her yıldan artan 6 saatinde 4 yılda bir takvime ekleneceğini o yılın 365 gün+24 saat= 366 gün edeceğini söylemiştir. 366 günün 12 ye tam bölünmesinden dolayı 6 ayın 30 gün, diğer 6 ayın ise 31 gün çekeceğini belirtmiştir. 


Şubat Neden 28 Çeker

365 gün ise bu aylara şöyle dağıtılmış: Julius Sezar'ın emriyle 365 gün çeken yıllarda son ayın son günü düşülerek 4 yılda bir o yılın son ayına tekrar ekleneceğini söylemiştir. Julyen takviminde yılbaşı, Mart ayındadır ve buna göre Şubat  yılın en son ayıdır.  Sezar bir de doğduğu aya kendi ismini vermiş ve ismi Julius (July) olmuş. Daha sonra imparator olan Augustus da altta kalmayıp bir sonraki aya kendi ismini vermiş: Augustus (August). Ancak Sezar'ın ayı 31 gün çekerken, Augustus'un ayı 30 gün çekiyormuş. Augustus'da altta kalır mı hemen emir vermiş. Bunun üzerine astronomlar, yılın son ayı olan şubattan bir günü alıp, ağustos ayına ekler. Böylece Sezar'ın ayı Temmuz ve Augustus'un ayı Ağustos da peş peşe 31 gün çeker olmuş. 30-29 gün döngüsü yaşayan şubat ayı ise 29-28 gün olarak belirlenmiş. 

Dünyadaki tüm balıklar, iskeletlerinin yapıları bağlamında iki geniş gruba ayrılır:

Vatozlar ve ejderha balıkları, köpek balıkları ile beraber Chondrichthyes (Kıkırdak balık) sınıfında yer alır.  Osteichthyes sınıfını oluşturan kemikli balıklar, şimdi çok geniş bir biçimde gruplandırılmalarıyla onları diğer balıklardan ayırır.

Vatozun Özellikleri


vatoz

Vatoz balıklarının çoğunluğunun vücut şekilleri, diğer balıklara göre çok köklü değişiklikler gösterir. Aynı zamanda, onları yakın akrabaları köpek balıklarından ayırt eden önemli anatomik farklılıklar sergilerler. 

Vatozların en belirgin özelliği, göğüs yüzgeçlerinin görünüşünün sıklıkla kanat gibi genişlemiş olmalarıdır. Bu geniş kanatlarıyla su içindeki hareketleri, yarasaların havada uçmalarına benzer. Bu kanatların gücüyle vatozlar, suların yüzeyini düzenli biçimde yararak ilerler ve geniş kanatlarının kendilerine sağladığı güçlü bir şekilde ileriye doğru itme özellikleri, onları dalgaların üstünde epeyce ileri mesafelere taşır.


Kıkırdaklı balıklar olarak tanınmalarına rağmen, batoids balıklarının iskelet yapıları tamamen kıkırdak benzeri bir maddeden oluşmaz; fakat özellikle daha yaşlı balıklar ile sığ sularda yaşayanların kıkırdakları kemiklerle sağlamlaştırılır. Vatozların büyüklükleri, 10 cm ile 6.7 m arasında geniş bir yelpazede dağılım sergiler. Çok büyük göğüs yüzgeçleri ile gövdelerinin birleşmesi, “disk” olarak betimlenir. Şekilleri türlere göre değişiklikler gösterir.



Elektrikli Vatozlar

vatoz

Elektrikli vatozlar ve onların şok verme yetenekleri, elektriğin gücü anlaşılmadan yüzyıllar önce eski dünyada bilinmekteydi. Bu bakımdan onlar balıklara özgü değildir. Elektrikli vatozların maksimum elektrik çıktıları, yaklaşık 220 volt, 550 volt elektrik akımı üretebilen elektrikli yılan balığının (Elektrophorus electricus) ürettiği elektrik akımından önemli ölçüde daha azdır.

Elektrikli vatozların elektrik organları, gövdelerinin her bir tarafına yerleştirilmiş çiftli yapılardır. Jel gibi elektrik ileten bir maddeyle paketlenmiş katmanlardan oluşur. Bu katmanlardan yaklaşık 1000 taneye kadar yatay katman olarak düzenlenmiştir. Vatozların gövdelerinin alt kısımları, negatif elektrik yükü taşır fakat üst yüzeyi pozitif elektrik yükü taşır.

Elektrik Üretmek

Vatozların beyinlerinin içine elektrikli lop denilen elektrikli organlardan çıkan elektriği kontrol eden bir kısım vardır. Pille olduğu gibi, şayet elektriksel çıktı, ısrarla kullanılırsa, elektrikli organlardan gelen voltaj emilir.

Görünüşe göre, herhangi bir tehdide karşı kendisine saldırıda bulunan saldırganı etkisiz duruma düşüren bir savunma sistemine sahiptirler ve anında tepki vererek doğrudan saldırının geldiği kaynağa yönelttiği elektriksel şok üretirler. Vatozlar, ürettikleri elektriksel akımı kendi vücutlarında geçecek şekilde yönlendirmekten kaçınırlar çünkü gövdeleri elektrik akımını iletmez. Elektrik akımı, onunla karşılaşacak diğer yaratıklara çarpacağı yere giderken deniz suyu aracılığı ile iletilir.

vatoz

Onların elektrik üretme becerileri, sadece savunma amacıyla elektrik akımı üretmez. Vatozlar, bu yeteneklerini yiyecek elde etmede etkin bir yol olarak kullanırlar. Elektrik akımı üretme güçleri, tuzak kurarak avlanmada çok etkilidir. Kumların arasına gizlenerek avlarının kendi menzillerinin içine girmesini beklerler. Avları menzile girince, ya saklandıkları yerden kritik bir anda çıkacak ve hiçbir şeyden kuşkulanmadan yaklaşan avlarını elektrik şoku yönelterek onları sersemletip yönlerini şaşırtırlar veya açıkta saldırı tarzını kullanırlar.



İğneli Vatozlar 

vatoz

İğneli vatozlar; vatozların en büyük ve en yaygın bulunan vatoz guruplarından birini temsil eder. Grubun daha çok tropikal bölgelerde yoğunlaşmış;  açık okyanuslardan sahillere, dere ve nehir ağızlarıyla haliçlere ve özellikle Güney Amerika kıtasın’da, nehirlerin üst kısımlarında bile bu balıkların ait olduğu cins ve türlerin temsilcilerine rastlanan yerler gibi çok yaygın yaşam alanları vardır.




 İğneli vatozlar, genellikle deniz tabanına yakın yerlerde avlanma eğilimindedir. Fakat mavi/iğneli vatoz (Pteroplatytrygon violacea), açık sularda küçük balıkları ve benzeri omurgasızları avlamak suretiyle okyanusların içinde yüzmeleriyle kendilerine özgü balıklardır. Bu grubun üyelerinin çoğunun üst kısımları daha koyu ve alt kısımları ise daha açık renklidir fakat tıpkı doğal alemdeki diğer yaratıklarda olduğu gibi, dikkate değer bir biçimde manta vatozlarında (Manta birostris) acayip görünüşlü albinizm (tamamen renksiz beyaz) örneklerine rastlanmaktadır. Aynı zamanda nadir olarak tamamen siyah renkli olanları da vardır. Diğer çeşitli balıklarda da görüldüğü gibi, manta vatozları, gündüzleri renk değiştirirler. Bu durum onların günün karanlık saatlerine daha açık renkli ve sonra günün aydınlık saatlerinde gene daha koyu renge dönmeleriyle sonuçlanır.
acil telefonlar

Önemli Numaralar - Acil Telefon Numaraları

DEVRE TAHSİS100
ARIZA TAKİP101
ARIZA İHBAR102
ALO DOKTORUM YANIMDA113
ZEHİR DANIŞMA114
ULUSLARARASI KAYIT0800 314 01 15
BİLİNMEYEN NUMARALAR DIAL-UP ERİŞİM117
BİLİNMEYEN NUMARALAR DANIŞMA11811
POSTA KODU DANIŞMA119
TELEFON ARIZA121
ANKESÖR ARIZA121
TELEKS ARIZA121
DATA ARIZA121
KABLO TV ARIZA126
ÇAĞRI133
YERİNDE OLMAYAN ABONE444 1 134
UYANDIRMA444 1 135
FONO TEL141
TTNET145
İNTERNET ÇEVİR SESİ146
ALO ZABITA153
ALO SAHİL GÜVENLİK158
TELEKOM HİZMET DANIŞMA444 1 444
TELEKOM BORÇ SORMA163
MASAL MÜZİK444 1 166
KODLU ARAMA168
ALO POST169
ALO TURİZM BİLGİ170
UYUŞTURUCU BİLGİ171
ALO TAEK (Türkiye Atom Enerji Kurumu)172
ALO İZCİ KAN BİLGİ MERKEZİ173
ALO EMNİYET DANIŞMA174
ALO TÜKETİCİ175
ALO GÜRÜLTÜ176
ORMAN YANGINI İHBAR177
ALO RTÜK178
ALO VALİLİK179
İŞ VE İŞÇİ BULMA180
ÇEVRE BİLGİ181
RUHSAL BUNALIM DANIŞMA182
KADIN VE SOSYAL HİZMETLER183
SAĞLIK DANIŞMA184
SU ARIZA185
ELEKTRİK ARIZA186
GAZ ARIZA187
CENAZE HİZMETLERİ188
VERGİ DANIŞMA189
önemli telefonlar
Erdal demirkıran'ın; günde sekiz saat uyumanın atmış senelik bir ömrün üçte biri olan yirmi senelik bir zamanı kapladığını ve günde dört saat uyuyarak on senelik fazladan yaşam alanı sağlanabileceğini çeşitli örneklerle anlatıp,insanların yaşamlarını bir bakıma uzatabileceğini kitabında anlatmıştı.
uyumak


OECD, uykuda geçirilen zamanı incelendi. Araştırmaya göre Fransızlar günde ortalama 8.8 saat uykuyla en fazla uyuyan toplum seçildi. İşte diğer toplumların uykuda geçirdikleri zaman..

Hangi ülke günde kaç saat uyuyor?




-Amerikalılar 8.6 saat

-İspanyollar 8.5 saat

-Avustralyalılar 8.5 saat

-Kanadalılar 8.4 saat

-Belçikalılar 8.4 saat

-İngilizler 8.3 saat

-Meksikalılar 8.3 saat

-İtalyanlar 8.3 saat

-Almanlar 8.2 saat

Japonlar ve Koreliler OECD'nin en az uyuyan toplumu çıktı. Bir Japon günün 7.8 dakikasını uykuda geçiriyor. Dünyanın en çok uyuyan toplumu olan Bir Fransızla Koreli arasında günde bir saat uyku farkı bulunuyor. Koreliler günde 7. 8 saat uyuyor.

-Bir Türk ise günün 8.4 saatini uykuda geçiriyor.
kar resimleri
Halk arasında bilinen bir yanlışta kar yağdığında havanın ısındığıdır. Bu bilginin gerçek anlamda doğru olması mümkün değildir. Kar yağmadan önce yeryüzünden bir miktar suyun buharlaşması gerekmektedir. Bu buharlaşma ise havanın ısınması ile mümkündür. Yani havanın ısınması nedeniyle kar yağmaktadır. Havanın sıcak olması sonucunda kar yağar ve yeryüzüyle buluşur.



Ayrıca kar yağınca havanın yumuşamasının iki nedeni daha vardır: 
Birincisi kar yağışı, havanın bulutlu olması anlamına gelir. Böyle havalarda özellikle geceleri yeryüzü uzun dalga boylu ışınım yayınlama yoluyla çok fazla soğuyamaz. Diğer bir deyişle, ayaz oluşmaz. 

İkinci neden ise, hem gece, hem de gündüz kar yağarken kar kristalleri, buluttan ayrıldıktan sonra havada yeryüzüne doğru düşerken onlara temas eden su buharı buza dönüşerek üzerlerinde birikir ve kar kristallerine temas eden aşırı soğumuş sıvı su damlacıkları da kar kristallerinin üzerinde donar. 

Bu faz değişimleri sırasında gizli ısı açığa çıkar. Su buharının birikmesi 680, donma 80 ve yoğunlaşma 600 Kalori olmak üzere atmosfere ısı ilave edilir. Bu değişik faz değişimlerinden açığa çıkan gizli ısılar az da olsa havanın ısınmasına neden olur. 
Kaynak: Tübitak

Kış mevsimi geldiğinde bir çok insan merak ve özlem içinde kar yağmasını sabırsızlıkla bekler.Karın beyazlığından mı yoksa kış ayının en büyük özelliğinden mi bilinmez ama beyaz görüntü herkeste sevinç ve heyecan uyandırır.Kimileri içinse kış geldi soğuk geldi sendromu bulunmakta. Peki bazılarımızın merakla beklediği bazılarımızın da sevmediği kar neden ve nasıl yağıyor:

Kar Nasıl Oluşur - Kışın Neden Kar Yağar ?


Kış aylarında bulutlar düzeyinde hava oldukça soğuk ve bir o kadar da elverişsizdir. Bu elverişsizlik sonucunda ise yeryüzünden buharlaşan hava yükselerek bulutlar düzeyine kadar çıkar.Bu soğuk hava su buharının sıvı hale geçmeden katı haline direk geçmesine neden olur. Oluşan 0.1 milimetrelik kristaller birleşerek kar tanelerini oluşturur.


kar resimleri
Eğer yer yüzü ile bulutlar arası sıcaklık farkı fazla ise oluşan kar taneleri yağmur haline gelebilir. Yağmur haline gelen bu taneler yeryüzü ile böyle buluşur. Fakat bazen sıcaklık öyle bir noktadadır ki düşen taneler hem kar hemde yağmur şeklinde olabilir. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.Ayrıca oldukça yavaş inen kar taneleri 3 kilometrelik bir mesafeyi yaklaşık 2 saat gibi bir sürede alırlar.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12'li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor. Ayrıca kristalleşme sırasında büyük bir mucize gerçekleşmektedir. Merkezde bulunan kristal bir ana atom görevini üstlenmektedir. Bu atom sayesinde çok yüksek sıcaklıklarda dahi kar taneleri oluşmaktadır. Normal bir ortam da kar tanesinin oluşması için -40 dereceye ihtiyaç duyulmaktadır.

atık pillerin çevreye zararları

Günümüzde bir çok insan evde, iş yerlerinde, ulaşımda ve ya sanayide çeşitli ekipmanları kullanmak için pil kullanmaktadır.Fakat pillerin insan sağlığına ve çevreye çok büyük zararları vardır.Atık piller uzun süre muhafaza edilmemelidir.



Atık Pillerin Çevreye Verdiği Zararlar


Piller cıva, kadmiyum, kurşun, çinko, mangan, lityum, demir, nikel, kobalt ve kimyasal maddelerden üretilir. Bu pillerin gelişigüzel çöplere atılması, doğrudan veya dolaylı olarak alıcı ortama verilmesi çevre açısından büyük tehlikeler yaratır. Metaller toprağa ve oradan da yeraltı sularına karışabilir. En başta toprak kullanılmaz hale gelir ve metallerin yarattığı su kirliliği sudaki ekosistemi alt üst eder. Etkilenen sadece su ekosistemi değil, aslında tüm ekosistemdir. Zaman içerisinde bu etkiler insanlar üzerinde de görülür. 


Atık Pillerin İnsan Sağlığına Zararları


Atık pillerin sebep olduğu hastalıklar başında, nörolojik bozukluklar, merkezi sinir sistemi hastalıkları, kanser, böbrek ve karaciğer hastalıkları gelir. Pillerin içindeki tüm maddelerin zararı kimi zaman öldürücü boyuta ulaşabilir. Maddeler daha önce de belirtildiği gibi toprağa karışarak hayvanların yediklerinden ya da sulardan insan vücuduna karışır. Ayrıca bir küçük kalem pil 4 metrekare toprak kirletir ve bu toprağı üretim yapamaz hale getirir.

Mesela kadmiyum, insanlarda yüksek tansiyona, kalp hastalıklarına, akciğer kanserine ve kansızlığa neden olur. Kadmiyum;
- İtai – itai ve akciğer hastalıklarına, prostat kanserine, kansızlığa, doku tahribine,
- Anfiyen ve kronik neval tübüler bozukluğa ve böbrek üstü bezlerin tahribineneden olur.

Kurşunun meydan getirdiği olumsuzluklar vücudun hassaslaşması, kuvvetten düşme, uykusuzluk, kabızlık, zihin bulanıklığı, böbrek hastalıkları ve felç olarak sıralanabilir. Kurşun; işitme bozukluğuna, sinir iletim sisteminde ve hemoglobin bileşiminde düşmeye, kansızlığa, mide ağrısına, böbrek ve beyin iltihaplanmasına, kısırlığa, kansere ve ölüme neden olmaktadır.


bitmiş pillerin çevreye zararları

Sinir sisteminin cıva bileşiklerine karşı çok yüksek hassasiyeti vardır. Bunun yanında vücuda alınan civanın beyin ve böbrekler üzerinde de ağır tahribatlar yarattığı yapılan çalışmalarla tespit edilmiştir. Bunun yanında cıva konsantrasyonunun vücutta yükselmesi tansiyon yükselmesine, kalp krizine, deride kızarıklık ve yaralar oluşması ile gözlerin zarar görmesine neden olabilir. Cıva doğada bozulmaz. Cıva ve cıva bileşikleri halk ve çevre sağlığı bakımından çok tehlikeli ve toksittir. Akan pildeki cıva hızla deri veya solunum yolu ile vücuda girebilir. Bu maddenin eser miktarda suda bulunması dahi ciddi tehlike oluşturur. İçme suyu veya gıda zinciri yolu ile insan vücuduna giren cıva;

- Parastezi, ataksi, dişartri ve sağırlık gibi nörolojik bozukluklara,
- Merkezi sinir sisteminin tahribine ve kansere,
- Böbrek, karaciğer, beyin dokularının tahribine,
- Kromozomları tahrip edip sakat doğumlara neden olmaktadır.


Seçil Heper - Biltek Tubitak

1 Nisan tarihi ile ilgili farklı rivayet olmasına rağmen örneğin Müslümanların katledilmiş olması gibi fakat 1 Nisanın asıl şaka günü olarak kabul edilmesinin asıl sebebi yapılan takvim değişikliğidir.Detaylı gerçek açıklamayı aşağıda okuyabilirsiniz.

1 Nisan Şakası Nedir ? - 1 Nisan Nedir ?


nisan 1"Her ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46 yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de, 16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da yeni yıl geleneksel olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen, Mart ayının 25'inde başlardı. 

1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı, bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine devam ettiler. l Nisan'da partiler düzenlediler, birbirlerine hediyeler verdiler. 

Diğerleri ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne 'Bütün Aptalların Günü' adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek olması mümkün olmayan haberler ürettiler. 

Yıllar sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar. Adeti gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam ettirdiler. Bu adetin İngiltere'ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl sürdü, oradan da Amerika'ya ve bütün dünyaya yayıldı. 

l Nisan şakalarının sembolünün 'Nisan Balığı' olmasının nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş'in Balık Burcu'nu terk ediyor olmasıdır. "
konu anlatım


0(Sıfır)doğal sayısı neden çift sayıdır? Sıfır dediğimizde hiç olmayan bir şeyden söz ederiz. Olmayan bir şey nasıl çift olur.


Bu tür şüpheler oluştuğunda tutulacak yol oldukça standart: Matematiğin mantık üzerine kurulu olduğundan yola çıkarsak, matematikçilerin buna mantıklı bir cevap vermeleri gerekiyordu. Bunu bir denklem ile açıklamakta fayda var.Hemen tanımlara döneceğiz. 

Çift sayının tanımı nedir? 
Bir n sayısının çift olabilmesi için 2 ile bölündüğünde 0 kalan veriyor olması gerekir. Şüphesiz burada n sayısının tam sayı olduğunu hatırlamakta yarar var. 

0 sayısı 2 ile bölündüğünde sonuç 0, kalan da 0. O nedenle çift sayıdır. 
Daha ileri de gidebiliriz: 0 sayısının karesi de 0 olduğundan çift sayıların karesi de çift olur; a.0=0 olduğundan herhangi bir tam sayının bir çift sayı ile çarpımı çifttir ve benzer çift sayı özelliklerini de taşır.

0'ın bir sayı olması size tuhaf gelmiyorsa bir çift sayı olması neden tuhaf anlaşılmıyor. Bizce bir sayı olmasında da bir tuhaflık yok gerçi!

Saygılarımla
M. Abalı - Biltek.tubitak

İnsanlar ilk kez doğduğunda ağlar çünkü karnımızın doyması ve rahatımızın sağlanması için tek yapabildiğimiz budur. İnsanların çoğu,genel olarak üzüldüğümüz veya acı duyduğumuz zaman ağladığımıza inanır. Oysa bir insan hayatı boyunca yaklaşık olarak 250. 000, 000 kez ağlamaktadır.



İnsanlar Neden Ağlar - Neden Ağlıyoruz?

ağlamak


ASAP Bilim'in açıklaması, işte bu soruya cevap niteliği taşıyor. Aşırı mutsuzluk ve sıkıntı durumlarında gözyaşı, biyolojik olarak rahatlama sağlıyor. Yani vücudumuz, dışarıdan gelen etkiye bu şekilde tepki vererek rahatlamaya çalışıyor. Gözyaşının görüntümüzü bulanık hale çevirip karşı tarafa samimi mesajlar gönderdiği de açıklamada yer alıyor.

Ağlamakla ilgili şu anda üzerinde bilimsel olarak çalışılan bir diğer madde de prolaktin hormonu. Bu hormonun kadınlarda buluğ çağında, âdetlerinde, hamilelikte, emzirirken ve stres altındayken arttığı tespit edilmiştir. Oran olarak da kadın bedeninde erkeklere göre yüzde 60 daha fazla prolaktin bulunuyor. Dr. William Frey’in ortaya koyduğu kurama göre prolaktin, kadınların duygularını etkileyerek, endokrin (salgı) sistemini etkiliyor ve daha fazla ağlama eğilimi yaratıyor.



Neden Gözyaşı Dökeriz İşte bir kaç sebebi daha:


bebek ağlaması
İnsanın çok güldüğü zaman gözlerinden yaş geldiğini görmüşsünüzdür. Bunun nedeni, aşırı ölçüde güldüğümüz zaman kasların gözyaşı bezlerini sıkıştırmasıdır.


Üzüntü ve acıyla ağlamak, bu duyguların kelimelerle ifade sınırlarını aşıp,gözyaşının akmasını sağlayan bir mekanizmaya yönelmesi,bu yoldan ifadesidir. Başka türlü söylemek gerekirse,kendimize rağmen,elimizde olmaksızın meydana gelen bir refleks harekettir. Yeterli sebep varsa, biz istemesek de, o sebep böylece ifade edilecek, dışa vurulacaktır.


Soğan Keserken Gözlerin Yaşarması


Nitekim,üzüntüyle,acı duymakla ilgisiz bir şey de soğan soyarken gözün yaşarmasıdır. Soyulan soğandan gazımsı yapıda zerrecikler yayılır. Rüzgâr da yürürken veya bir soğanı dilimlerken gözdeki sinirler, istemsiz hareketleri denetleyen beyin köküne sinyal gönderiyor. Beyin kökü, göz kapaklarındaki salgı bezlerine giden hormonların salgılanmasını sağlıyor. Böylece gözyaşı üretiliyor. Bunlar “refleks gözyaşları”dır.Refleks gözyaşları gazımsı zerrecikler gözümüze ulaştığında,bizi onların tedirgin edici etkisinden korur. Dökülen gözyaşı, tedirgin edici zerrecikleri "yıkayıp" götürür. Yoğun duman karşısında da aynı şey olur.Otomatikman "ağlar",böylelikle gözlerimizi dumandan korumuş ve temizlemiş oluruz.



ağlamakAğlamanın Faydaları - Ağlamanın Yararları


“Crying: The Natural and Cultural History of Tears” kitabının yazarı Tom Lutz da ağlamanın iyi yönleri olduğunu vurguluyor: 
Ağlamak bizi içimizdeki endişelerden uzaklaştırır. 
Ağladıktan sonra ferahlar, içimizdeki kargaşayı akışına bırakır ve dikkatimizi zihinden uzaklaştırıp fiziksel olana odaklarız. Hatta genel olarak da bir süre sonra konudan iyice uzaklaşıp, akmakta olan burnumuzu silmek için bir mendil bulma işine girişiriz. Bu anlamda gözyaşları, iyileşme sürecinin bir parçası olur.”

shooting star
Yıldızlarla bezenmiş bir gökyüzünün inanılmaz muhteşem manzarasını izlemenin insanda yarattığı o mükemmel duygunun tarifi mümkün değildir.İnsanlar arasında, bir yıldız kaydığında, o yıldızın öleceği ve ölmeden önce dilek dileyenin arzusunu yerine getireceği inanışı yaygındır.Ancak bilim,romantik duygularımızı hiç önemsemeden gerçekleri tüm çıplaklığı ile yüzümüze çarpar.Bu durumda,yıldız kayması olarak bilinen olayın yıldızlarla hiçbir ilgisinin olmadığını öğrenmek,umarım sizleri hayal kırıklığına uğratmaz.


Yıldızlar Nasıl Kayar ? - Yıldız Kayması Nedir ?

shooting star

Halk arasında yıldız kayması diye tanımlanan bu olayın aslında yıldızlarla hiç bir ilgisi yoktur. Yıldızlar dünyadan milyarlarca kilometre ötedeki uzak güneşlerdir. Güneş sistemimizin içinde Güneş ve gezegenlerin çekim kuvvetleri arasında bir oraya bir buraya gezinen sayısız gök taşı vardır. Gök taşları uzayda ilerleyen katı kütlelerdir ve bu kütleler zaman zaman atmosferden de geçerler..Atmosfere girdiklerinde havanın yüzeylerine dokunmasından kaynaklanan sürtünmeden dolayı ısınırlar, yanarlar ve arkalarında parlak, çizgi gibi bir iz bırakırlar. Sonunda tamamına yakını, düşüşün son anında görülen parlamayı takiben yok olurlar.





Yer atmosferine her yıl toplamı 15 bin ton olan 200 bin kadar göktaşı düştüğü kabul ediliyor.Dünya'ya düşen göktaşlarının incelenmeleri sonucu içlerinde dünyada var olmayan yeni bir elemente rastlanmamıştır. Atmosfere girdiklerinde yanan ve çoğunlukla yok olan gök taşlarına meteor denilirken bunlardan yere ulaşmaya başaranlara da meteorit denir.
Dünyaya her gün binlerce göktaşı düşer ancak dünyanın büyük çoğunluğu suyla kaplı olduğundan genelde deniz ve göllere düşer.Ancak,dünyanın birçok yerinde de,karalar üzerinde meteorların yol açtığı izler ve çukurlar vardır.


Ülkemizde rastlanan en büyük göktaşı,25 kg olup Domaniç yaylasında bulunmuştur.Dünyada bilinen göktaşlarının en büyüğü ise,güneybatı Afrika’da Grootfentein’de bulunan göktaşıdır ve kütlesi 80 ton kadardır.


shooting star